30 Mayıs 2010 Pazar

Bıyık, Dayak, Tartı!


Bana gülümseyen yüzlerle gelin.
Metin Üstündağ gibi.
Hem içmiş hem dayak yemiş hem ağlamış.
Yine de gülümseyen bir şeyler var şiirinde.
Kendi bunalımlarına batmış insanlar uzak olsun benden;
Metin Üstündağ gibi güleç yüzlüler kalsın.

sen gittin ya
vakitsiz bir vakitte

bende kalan fotoğraflarına
bıyık yaptım

beyoğlu'na çıktım
içtim
dayak yedim

tartıldım

nice zaman sonra
yoruldum

eve döndüm

eski sarı
mizah dergilerine
sarıldım sarıldım

ağladım

ve bir de son söz earinna'dan:
GırGırlarımı hala saklarım...

28 Mayıs 2010 Cuma

Şimşek, Sezen ve Diğerleri


Şimşek fırtınası diye bir şey var mıdır acaba? Başka türlü tanımlanıyor olabilir belki bu doğa olayı. Ben kendisine bu adı verdim dün akşam. Çocukluğumun yazlarından hatırlıyordum bu tür fırtınaları. Sıcak geçen günlerin sonunda kara kara bulutlar toplanır, sayısız şimşek çakar ama yere bir damla yağmur düşmezdi. Dün akşam da öyle oldu. Bilmem neden korkar insanlar şimşek çaktığında? O saniyelik aydınlanışı da, tanrının canı yanmış gibi çıkan sağır edici gümbürtüyü de büyüleyici bulurum ben, korkutucu değil.

Baktım ki şimşek korosu sezon açılışı babında ilk çok sesli konserini düzenleyecek, odadaki bütün ışık kaynaklarını kapatıp sözü kendilerine verdim. Pencereyi sonuna kadar açtım, perdeleri manzaradan uzaklaştırdım, en sevdiğim türkçe müzik toplamasının play tuşuna bastım, yatağa devrilip ne göreceğimi beklemeye başladım. Şahane bir gösteri sürdü gitti saatlerce. Sayısız ışık patlaması, sayısız çatırtı ve gümbürtü. Bir kaç da gözlerimle yakalamayı başardığım çatal çatal şimşek.

Bilgisayarda karışık moda aldığım media player bile manzarayla şahlandı. Sanal zekadan şüphe ettiğim bir üslupla şarkılar arasında sözlü bağıntı kurarak çalmaya başladı kerata. Misal Sezen Aksu "Ağlamak Güzeldir" dedikten sonra sözü devralan Ezginin Günlüğü "Bu gece ağlarken..." diye devam etti. Görkemli müzikler eşlik etti şimşeklere, Sezen "Nihayet" ile, Teoman "Aşk Kırıntıları" ile, Nev "Dem" ile, Polad Bülbüloğlu "Gel Ey Seher" ile, Erdal "Gülendam" ile, Tanju Okan "Kadınım" ile, Yaşar "Kör Bıçak" ile, Aylin Urgal "Nerelerdeydin" ile, Yeni Türkü "Resim" ile, Banu "Unutulur" ile yanımdaydı. Ama Sezen daha bir muhabbetliydi dün geceki manzaraya. "Kış Masalı", "Dilimin Ucunda Kelimeler", "Dört Günlük Birşey" çok yakıştı şimşek patırtısının arasına.

Bana gelince... Huzurlu bir uykuya daldığım zaman yağmur yağmaya başlamıştı. Çalan son şarkı neydi anımsamıyorum. Eminim benim sanal zekalı bilgisayar yakışacak bir şey bulup seçmiştir uykuya geçişe.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Değişmiş Gibi Sanki...

Black paylaşımını yaptıktan sonra, gelelim insanın neden değişmiş hissedebileceğine... Havanın mavi ve güneşli olması yeterli kanımca. Yazlık bir elbise giyip, ayağına bir babet geçirebilmek ve üşümemek yeterli. Bir iki eski toprağa Sakarya barlarına kaçmayı teklif edip yüzlerinde beliren ışıltıyı görmek, Doris Day'den I'll See You in My Dreams dinleyebilecek bir radyoya sahip olmak, büro penceresinin dışında boy atan reyhana su vermek de öyle.

Black - Feel Like Change


Diyor ki canımın içi Black "Feel Like Change" de:

Everything changes when you think about it,
there's not much you can do about it.
But another broken Irish sat on park bench,
Feel his life like a gut wrench,
like it's passing him by.
So I feel like change,
I feel like walking out and
standing in the rain.
I feel like change.


Everything changes as you stare at it,
we've all learned to live with it.
But another bag lady, beggar man, thief,
another low flyer came to grief,
can barely stand.
So I feel like change,
I feel like walking out and
standing in the rain.
I feel like change.

I never wanted to write this song.
It won't hel what's going on-
When we look at what's going on,
two rights could make a wrong.

Feel like change, feel like change.
This is such a pointless fight.
Two songs won't make it right.
Three songs won't make it right.
Maybe a hundred songs might make it right.

So I feel like change,
I feel like change.


Bu da youtube görüntüleyemeyenler için geliyor:

http://video.mail.ru/inbox/th2004/1266/3163.html

25 Mayıs 2010 Salı

Devedikeni ve Uyuyan Adam


"Sol yanına bakınca adamın çöl toprağı üzerinde, pelerinine sarınmış olarak, bir kolu başının altında, derin derin uyuduğunu gördü. Uykudayken yüzü neredeyse kaşlarını çatıyormuşçasına sertti ama sol eli toprağın üzerine; üstünde hala gri tüyden eski kılıfı, diken ve başakçıklarıyla kendini zar zor savunan küçük bir devedikeninin yanına, gevşek bir şekilde uzanmıştı. Adam ve minik çöl devedikeni; devedikeni ve uyuyan adam...

Adam, gücü toprağın Kadim Güçleri'ne denk ve en az o kadar kuvvetli olan biriydi; ejderhalarla konuşmuş ve tek bir sözüyle zelzeleleri durdurmuş biri. Ve orada, toprağın üzerinde, elinin yanıbaşında büyümekte olan bir devedikeniyle birlikte uykuya dalmış yatıyordu. Bu çok garipti. Yaşamak ve dünyada olmak, onun düşlediğinden çok daha büyük, çok daha garip bir şeydi. Gökyüzünün haşmeti adamın tozlu saçlarına değiyordu; bir an için devedikenini de altın rengine çevirmişti.
"

Ursula Kroeber Le Guin "The Tombs of Atuan"

Neden durduk yere bu iki paragrafı alıntıladım? Çünkü...

Aşk üzerine pek çok şey okumuş ve dinlemiş olmakla birlikte, onu bu iki paragraftaki kadar hakkını vererek tanımlayan bir başka sözcük yığınına denk gelmedim ben ömrü hayatımda. Bir kadın, aşık olmak üzere olduğu bir adamı uyurken izliyor. Ve öylesine bir ayırd ediş içinde ki adamın varlığını, olağan bir çöl bitkisinin varoluşu bile yüksek bir anlam kazanıyor. Çünkü o minicik devedikeni aşık olunan adamın elinin kıyısında duruyor...

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Düşüncenin Yokluğu

Aklım düşünsel meselelere ermeye başladığından beri hep düşüncenin yokluğunu hayal ettim ben. Sanırım hayatım boyunca kurduğum en büyük hayaldi bu. Ve öyle de kalacak. Düşüncenin yokluğu... Nasıl da vaatkar, nasıl da ferahlatıcı, özgürlük çağrışımlı. Yazık ki insanoğlu düşünen bir canlı. Ve çoğu zaman, fazla düşünmememiz öğütlendi bize. Erkekler türümü çok düşünmekle, detay düşünmekle, aşırı düşünmekle suçladı durdu. Zaman içinde ben bile bu suçlamaya kanıp hak vermeye başladım cins-i herife. Oysa savaşlar çıkarıp dünyanın namusunu belleyen de aynı heriflerin aklından çıkan ince (!) düşüncelerin toplamıydı (ben bu yüzden, ince düşünceler yüzünden, belki daha çoook dünya savaşı çıkardıııımmm...). Demeye getirdiğim o ki, biz daha çok erkeklerle kurduğumuz ilişkilere beyin patlatırken, onlar da beyinlerini dünyayı garantili yoldan patlatma düşüncesine kanalize etmişlerdi. Aynı türün üyesiyken nasıl birbirimizden bunca ayrı düşebildik bilmiyorum....

Erkeklerle kadınların arasındaki düşünsel uçurumu psikologlar çeşitli psikolojik saçmalık teknikleriyle zibilyon şekilde açıkladılar; ama ben hala uzaydan yeni gelmiş E.T. safozluğuyla neden böyle ayrı düştüğümüzü düşünmekte fakat işin içinden çıkamamaktayım. İşte bütün yollar yine düşüncenin sevimsiz varlığı üzerinde birleşiyor. Oysa ben düşüncenin yokluğundan başka bir halt istemiyorum. Düşünmemek... İçinden bir tek kelime olsun geçmeyen, otomatik pilota bağlamış, rölantide çalışan, sadece temel görevlerini yerine getiren bir beyin arzusu.

Hiç sorulmamış bir düşünsel soru ile kapamak isterim bu yazıyı:

"Peki bana ne düşündüğüm soruldu mu?"

Günün Şarkısı


http://fizy.com/#s/1aigs9

23 Mayıs 2010 Pazar

Summer Yellozu'nun Bir Kaç Kıçı Kırık Günü

Sevgili Blog,

İki kelimeyi bir araya getirip de düzgün cümle kuramadığım bir pazar günü yaşamaktayım. Bir baktım ki zulamdaki bütün bloglar 'komik yazıyoruz, coşuyoruz' hafta sonu ilan etmişler. Düzgün cümleler kurmayı başarabilmeleri yetmiyormuş gibi, üstüne bir de stand-up ayarı filan çekmişler. Ayağa kalkıp alkışladım önce bu blogların yazarlarını. Sonra tekrar düzgün cümle kurmayı denedim, ancak bu kadarı çıktı.

Sabah "Summer Yellozu'nun Bir Kaç Kıçı Kırık Günü" isimli naçiz filmi izledim. Kendisini karmaşık ve ulaşılmaz bir kadın olarak satan bu yellozun "yapmam-etmem" dediği ilişkisel haltlara (evlilik haltı) balıklama atlamasını hikaye eden bu film bana bizim sözlük taifesini hatırlattı. Filme zibilyon anlam yükleyen entrycan'ların da birer yaşam formu olduğunu ve onları da öyle sevebileceğimizi düşündüm (boru değil 350'ye yakın entari girmişler hakkında). Bana göre gülüp geçmelik bir filmdi. Öyle de yaptım. Şimdi Yıldırım Türker buralarda olsa o da "Meğer Gülüp Geçmişim" derdi. Ama ortalıkta görünmediğine göre, bu da sorun değil.

21 Mayıs 2010 Cuma

Dilenen Sir


Samuel Beckett’ın 'Waiting For Godot' oyununun Avustralya turnesi için Melbourne’de bulunan Ian McKellen, prova molası sırasında dışarıda beklerken, yoldan geçen Avustralyalı bir kadın oyunda kullandığı yıpranmış elbiseleriyle bir bankın üstünde dinlenen McKellen’ın şapkasına bir dolar koymuş. McKellen da olayı Twitter sayfasından şöyle duyurmuş:

''Godot’nun provası sırasında kapıda biraz hava alıyordum. Şapkamı ayaklarımın ucuna koydum. Hemen sonra yoldan geçen bir kadın durup, 'Bir şeye ihtiyacın var mı kardeşim?' diyerek şapkama metal bir dolar koydu. Umarım Melbourne izleyicileri de bu kadar cömert olurlar."

Zurnanın ayarını iyice kaçırmaya karar veren "yu şal nat pess" Gandalf'ımız daha sonra birçok kez tiyatro önüne çıkıp dilenci rolüne bürünmüş. Seviyorum bu adamı ben.

Memleketçe Kaşığız


Memleketçe manyak olduk!
Misal: Cumhurbaşkanı twitter hesabı açıyor, millet follow edip cumhurbaşkanı da kendisini takip etsin diye adama yalvarıyor.
Misal: Bir partinin genel başkanı partisinden istifa ediyor, partiye yeni başkan adayı çıkınca adaya kızıyor, 'arkamdan iş çevirdiniz' diye çemkiriyor (ya ne olacağıdı?).
Misal: Dizinin tekinde gariban bir adam karısı ve yeğeni tarafından sıkı biçimde boynuzlanıyor, millet dizinin hastası oluyor.
Ve şimdi en feci örnek geliyor:
Tanıdığım iki tip gece 11'de İbrahim Tatlıses'ten "Aşıksın" dinleyip akabininde "kaşıksın" nakaratıyla göbek atıyor.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Kafamı Kaybettim, Bulanların İnsaniyet Namına...



Evet efendim. Öyle böyle değil. Vallahi de kaybettim sahip olduğum azıcık kafayı. Hayatta yapmadığım hataları ard arda sıraladım sabahtan bu saate. Daha da ne gerizekalılıklar yapacağımı düşünüp duruyorum. Hatta sevgili blog sindim kapının kenarına, tir tir titreyerek çömeldiğim noktadan yazıyorum sana. O derece korktum zaten azıcık olan zekamın son kırıntısını kaybettim diye.

Kafamın yerinde yeller estiğinin ilk işaretini sabahınan iş yerime parkettiğim pontiş verdi (siz pontişe halk arasında araba diyorsunuz, bense birbirine tontiş, aşkiş, kişniş diyen gıcık çiftlere bir nazire olarak ona pontiş diyorum, ne de olsa son yıllardaki tek istikrarlı ilişkim bu keratayla oldu). Öğlen yemeğinden sonra bir baktım ki garibimin farlarını açık bırakmışım! Akşama kadar açık kalsaydı o farlar, belli ki pontişin kafasız sahibi bir de aküsüz kalacaktı. Yaptığım salaklık yetmemiş olacak ki, öğleden sonra güzelim kot montumu giden-gelenin haddi hududu olmayan cafe'de unutmayı başardım. Montun yokluğunu farketmem 2 saatimi, montun yokluğu ile kafamın yokluğu arasındaki paralelliği kuruşum da 1 dakikamı aldı. Cafe'nin zeki çalışanı montun bana ait olduğunu düşünüp bir kenara ayırmış olmasaydı, kapanın elinde kalırdı şüphesiz. Ama çocuk benim aksime basbayağı kafa-zeka sahibiydi.

Şimdi bu ani kafa göçünün nedenleri üzerine araştırma yapmak zorunda kalacağım ve takdir edersiniz ki, olmayan kafayla bunu başarmak imkansız gibi görünüyor.

16 Mayıs 2010 Pazar

Yaz Kokusu, Deniz Tadı, Kum Hışırtısı



Salif Keita'nın Cesaria Evora ile yaptığı bu düeti duyduğum ilk andan beri Antalya'yı ve Lara kumsalından izlediğim günbatımlarını düşünüyorum. Yamore buram buram yaz, deniz, kum kokuyor; hatta dudaklarımda hissedebiliyorum denizin tuzunu. Güneş ufuk çizgisine yaklaşırken mücevher gibi ışıltılar saçan denizi anımsıyorum. Göğün renkleri koyulurken dağların heybetli ve mora çalan görüntüsünün belirginleşmesini anımsıyorum. Denizde oynamakta olan çocukların cıvıltısını, yetişkinlerin kahkahalarını anımsıyorum. Ne şarkı imiş... Boğazıma kadar özleme gömüldüm.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Kediyle Başlayıp Çığrından Çıkan Yazı



Buyrun tanışın "Manyak Kedi Muşki" ile. Kendisine tarihi taşı çadır eylemiş bu cin kedi, açıkta kalan poposu ve kuyruğuyla namına yaraşır bir manzara sergilerken yakalandı iki gün önce. Ama konu yalnız ve yarı deli kadınlar olarak yazacak bir halt bulamadığımız blogumuza en yakınımızdaki kedi köpeğin resmini yüklememizden faklı bir noktaya gitmeli öyle değil mi?

Epeyi bir blog karıştırmaktayım son günlerde risörç mahiyetinde. Millet ne yazıyor ne çiziyor, benim fakirhane manzaranın neresinde kalıyor, seks yazmaya başlasam ben de kimsenin adından sanından haberdar olmadığı bir yayıncıdan teklif alır mıyım acaba diye... Bazı sorularıma cevap almış olmakla birlikte, bazı sorularım hala havalarda. Öncelikle, bir hatun blog yazarının büyük bir kitle tarafından okunmasını sağlayan tek anahtarın seks olduğunu belirtmek isterim. Yalnız her dakika seks yazamayınca (e seksin bile çeşidi bir yere kadar) raytırs bılok filan yaşamaya başladığından şüphe ettiğim bu kötü kızlarımız basbaya tekrara geçiyorlar. Ama okuyucularının bu hatunzadelere bıraktığı sırnaşma yorumları baki kalıyor. "Öldürdün beni gülmekten Azangül" yahut "Yine çok muhteşem yazmışsın Verennur" misali daimi bir şakşakçı grubu oluyor yazı altlarında. Bu yorumcu grubuna kıl olduğumu söyleyemem, aksine seviyorum ben bu tiplerin masumiyetini. Ama konu blogun yazarına gelince, onu sevip sevmediğime bir türlü karar veremiyorum.

Bazen bir tane fake blog açıp, ordan burdan topladığım fantağzi yazıları da içine basıp, ne reaksiyon geleceğine bakasım gelmiyor değil; ama serdeki koala ruhu engel oluyor böyle bir deneysel pıroceye. Tek bildiğim blog camiasının seks maceralarını anlatan (yoksa uyduran mı yazmalıydım?) yazarları can ciğer kuzu sarması bellediği.

Sanırım ben herhangi bir konuyu (evet cınım, içinde seks geçmeyebilir o konunun) orjinal bir şekilde işlemeyi başarıp, ezberin dışına çıkan blog yazarlarını seksigül blogger'lardan daha çok sevmeye devam edeceğim.

13 Mayıs 2010 Perşembe

Roma Orjisinin Arkeolojik Yansımaları


Her şey bir mail eklentisindeki türlü seks pozisyonu içeren sikke resimlerini görmemle başladı. Yok sahteydi, yok taklitti, yok gerçekti, yok mümkün değildi derken baktım olacak gibi değil, google'ın kanatlarına sığınıp başladım araştırmaya. Vardığım sonuç 'evet' oldu. Bilinen bütün seks pozisyonlarının tasvirlerini içeren bu bronz para ya da jetonlar, muhtemelen M.S. 1. yüzyılda, Roma Dönemi'nde çok kısa bir periyod boyunca üretilmişler.

Spintria ya da çoğul adıyla Spintriae şeklinde tanınan bu para-jetonların kullanım amaçları biraz tartışmalı. Bir teoriye göre genelevlerde çalışan ancak farklı dillerde konuşan fahişeler bu jetonlar yoluyla müşterinin ne pozisyon istediğini anlıyordu. Bir teoriye göre de bunlar oyun jetonlarıydı.

Gelelim olayın earinnasal yorumuna. "Bunca yıldır onca antik para gördüm, ama böylesini görmedim sayın seyirciler!"

Konu üzerinde düşününce, Bir de Romalı'lar adına bir şeyler yazmak isterim:

"Usta bana ordan ortaya karışık jeton yap!"
"Bir oral, bir misyoner, bir de doggystyle'ım var uyar mı?"

Üzüm Gibi Tatlı Limon Gibi Ekşi Blog


Evet, son dönemde zırt pırt blog teması değişikliği yaptığımın farkındayım. Fekat bu son değişikliğin suçlusu ben değilim. Blogdaki renk seçimimin fena halde iç karartıcı olduğunu düşündüm geçen gün. Yaptığım meşakkatli arayışlar sonucunda bulduğum üzüm ve limon temasının fena halde iç açıcı ve hatta biraz da yaz çağrıştırıcı olduğuna karar verdim. Bununla birlikte, araştırmalarım sonucunda elde ettiğim diğer nefis temalara da işveli biçimde göz kırpmaktayım. Değişim iyidir hem. Tedbil-i blog'da ferahlık olduğunu söyleyen Osmanlı padişahları bile mevcuttur şanlı tarihimizde. Eh o halde,

Hayırlı uğurlu ossun...

Tüylerine Tanker Giren Yakışıklı Martı


Çok seviyorum ben Kanat Atkaya'yı. Lamsız cimsiz en iyi dostummuş gibi hissediyorum çoğu zaman kendisini. Günlük yazılarında tam teşekküllü bir dostun sinir stres attıran, gülümseten muhabbetini buluyorum. Bugünkü yazısı sayesinde varlığından haberdar olduğum tüylerine tanker girmiş gibi duran yakışıklı martıyı da dost belledim; ama Özkök ve Baykal konusunda çekimser durmaktayım.

"Deniz Beyciğim, size bir teklifte bulunmak şart oldu. Deniz Bey, Ertuğrul Özkök ile ara sıra buluştuğumuz bir balıkçı var. Oturuyoruz ve sevdiğimiz albümleri, filmleri, şehirleri, kadınları konuşuyoruz. Günahlarımızı, hatalarımızı, şapşallıklarımızı ve -neticede insanız- çokça da iyi yanlarımızı abi/kardeş, iki arkadaş, iki hayta olarak ortaya döküyoruz. Medya dedikodusuna, başkalarının itişmelerine, itişmemelerine ve hele siyasete kapımız tamamen kapalı. Bir tane kadrolu martı var bir de biz oluyoruz genellikle. “Ortam güzel, arkadaşlık şahane” derler ya, biz ara sıra öyle bir paralel evrene geçebiliyoruz işte. Mesela “Eyyafyallayöküll” üzerine 45 dakikanın belini büküyoruz. Sen şimdi iyice sıkılmışsındır.
Yok o ne dedi, yok Pensilvanya ne demeçledi?
Hangi il örgütü protesto için toplu halde depresyona girdi, hangi arkadaş senin koltuğa popo ısıtıyor?..
Derdini birine dökmek istesen en yakınındaki şahıs Önder Sav, senin durumun zaten zor.
O yüzden bir dur; gel yanımıza bizdeki hataları, günahları, çuvallamaları, felaket yaratma potansiyelini gör.
Gör de rahatla!
* * *
Merak etmeyin yazı peşinde değilim, yazmayız.
Neticede yaşamak için yazıyoruz, yazmak için yaşamıyoruz.
Hem sizinle siyaset konuşacak kadar canımdan bezmedim; başlarsanız sustururum.
Zaten beni dönmeniz veya dönmemeniz zerre kadar ilgilendirmiyor.
Böyle durumlarda ciğerinin üstündeki buharlı ütüyü biraz uzaklaştırabilecek tek nimet bir arkadaş sohbetidir.
Bizde kaybedenin halinden anlayan iki arkadaş, bir de tüylerine tanker girmiş gibi dursa da yakışıklı martı var.
Teklif fena değil, Özkök de “İyi olur” diyor, hem bizde “ama” da yok..."

11 Mayıs 2010 Salı

Kadere Kastedenler! (Çok Yakında Sinemalarda)


Goblin King vs. Lady Gaga


Enteresan şeyler üzerine kafa yorarken buluyorum kendimi şu günlerde. Mesela Lady Gaga'nın herhangi bir klibine denk geldiğimde, yüzündeki makyajı silmesinin kaç saatini aldığını merak etmeye başlıyorum. Bununla da bitmiyor Gaga'sal konularım. Kendisi ile her karşılaştığımda, cart diye David Bowie'nin Labyrinth filmindeki hali geliyor gözümün önüne. Bunun nedenini tam olarak anlayamamış olmakla birlikte, Lady Gaga ve Goblin Kralı arasında saç-makyaj yahut giyim paralelliği kurduğumdan şüpheleniyorum bilinçaltı seviyesinde.

İzlediğim bir belgesele de fena halde kafa yordum bugün mesela. Programı izlerken duyduğum cümle tam olarak şuydu: "Bence yakında kim olduğunu anlayacak ve kim olmak istediğini". Bu cümleyi kuran Amerikalı bir kadın, bahsettiği kişi (!) de köpeğiydi. Kadın mı daha absürddü, kurduğu cümle mi bir türlü karar veremedim. Kim olmak istediğini anlayabilecek kadar içsel aydınlanma yaşamış bir kuçu hayal etmeye çalıştım, ama onu da beceremedim...

9 Mayıs 2010 Pazar

Kerata Protestocu



Yunanistan'dan ekranlara yansıyan protesto görüntülerini izlerken, sürekli bir kuçu çarpıyordu gözüme göstericilerin yanında yer alan. Bu sarı renkli hayvanat polislere havlıyor, kafa tutuyor, millet koşuştururken o da bir aşağı bir yukarı cirit atıyordu. Katiyetle olay yerini terketmiyor, tam teşekküllü polislerin karşısına dikilip taciz bakışı atmaktan geri kalmıyor, yahut bu robokoplara nispet yaparcasına tam karşılarına oturuyordu. Nihayet bu protestocu kuçu ve yancıları dünya basınının da dikkatini çekmiş. Bir araştırmışlar ki bu kuçu ve benzerleri belediye tarafından bakımı yapılan sokak kuçuları imiş! Halkın yanında yer alan, polisin karşısında duran sokak kuçuları!

Keyf-i Pazar


Elmalı tarçınlı kurabiye ile pazar açılışı... Pastane sahibi bir adamla evlilik hayalleri..

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Alice In OlmamışLand


Fantastik hikaye sever bünyede yaşamanın getirdiği ekstra bir meraktandır ki, çocukluğum boyunca pek kısıtlı sayıda örneğine ulaşabildiğim bütün masalları yalayıp yutmuştum. Favori kahramanlarım önce Peter Pan, sonra Alis'ti (bilerek Alice yazmadım; çünkü bizim zamanımızda Alice Alis, gevurlar tarafından Pitır Pen diye telaffuz edilen hiç büyümeyen kahraman da aynen yazıldığı gibi, Peter Pan olarak okunurdu). TRT sağolsun, çocukluğumuz boyunca Alis'in hikayesini anlatan pek çok uyarlama yayınlamış, bu filmlerden bazıları müzikal bazıları da fena halde tekinsiz film kategorisinde günümüzü şenlendirmişti.

Bugün meseleye bir de Tim Burton vizyonuyla baktım. Ve gördüğüm şeyi hiç beğenmedim. İşin acayip tarafı, bir türlü karar veremedim filmde beni en çok neyin rahatsız ettiğine. Başrol oyuncusu ile yapılan fena halde yanlış seçimin mi, el değmemiş (ve İngilizler tarafından sömürülmeye açık) uzakdoğu ülkelerine kadar ticaret yapabilme sonucuna bağlanan talihsizce çarpıtılmış hikayenin mi, karakterlerin delice ama felsefik diyaloglarının alabildiğine tıraşlanmasının mı, yoksa dijital efekte boğulan karelerin içinde bir tek Burton dehası gösteren dekor bulunmamasının mı?

En nihayetinde açtım, film eleştirmenlerinin ne dediğine baktım ve Ayşegül Kesirli tarafından yazılan bir eleştirinin söylemek istediğim her şeyi eksiksizce dile getirdiğini gördüm. Aynı eleştirmen sayesinde Jan Svankmajer'in Alis uyarlamasının peşine düştüm. Neco z Alenky'yi edindiğimde çocukken izlediğim tekinsiz kategorideki Alis filmlerinden birini nihayet teşhis edebileceğim yönünde büyük umutlar beslemekteyim.

Kız Kuçu

1993'te taşınmıştık oturduğumuz mahalleye. Henüz lisede okuyordum. Lise 1 sonlarıydı. Bütün ömür apartmanlarda geçmişti. Nihayet eve kavuştuğumuzda görmüştük ki çevredeki bütün sitelerin evleri de bizimki gibi bahçeli. Haliyle her yer kedi köpek doluydu. Pek çok (yaratılırken insan olma geni esgeçilmiş) kiracı, taşındıkları bahçeli evde beslemek için bir heves köpek alıyor, taşınır giderken de zavallı hayvanları oracıkta bırakıyordu. Etraf sahipsiz ama cins köpeklerle doluydu. Bu hayvancıklardan bazıları köpek sürülerine katılıp göçebe bir hayata atılırken bazıları da sadakatle ayrılmıyordu evlerinden ve sahiplerinin dönüp gelmesini bekliyorlardı.

Kız kuçu ikinci gruptandı. Kendisini terkedip giden ciğeri beş para etmez sahiplerini beklemeyi seçmişti. Öyle böyle değil, yıllarca bekledi. Eve taşınan yeni kiracılardan eziyet gördü, istenmedi, kovalandı, aç susuz bırakıldı. Yılmadı. Aynı bahçenin aynı köşeciğine sığınıp yaz kış beklemeye devam etti. Anımsayamıyorum kız kuçunun durumuna içi acıyan ve kendisine yiyecek veren anneme ne zaman güvenmeye başladığını. Ne zaman bekleyişinden yılıp ne zaman bizim bahçede uyumaya başladığını da anımsayamıyorum. Tek anımsayabildiğim, ben lise sondayken kız kuçunun bir şekilde hayatımızda olduğu. Bir de lise aşkım Barış'la kışları üşümesin diye üzerine battanye örtmeye çalıştığımız günler. Nereden bakarsak bakalım, kız kuçu 1994 ya da 1995 yılından itibaren bizimleydi. Tam 16 yıl boyunca. Lise bitti, üniversite bitti, işe girildi, işten ayrılındı, yeni iş bulundu... hepsinde vardı kuçu. Önce kedim öldü, sonra bir ömür boyu yanından ayrılmayan eşi erkek kuçu... Onlarda da vardı kız kuçu.

Bu haftanın başında, kız kuçu çok sevdiği bahçemizin içinde, oturmaktan en hoşlandığı noktalardan birinde aramızdan ayrıldı. Annem yıkıldı. Haber kız kuçuyu benden çok daha fazla seven Rut'tan gizlendi. Bense üst üste gelen pek çok tatsız meselenin ağırlığına bir de kız kuçunun ölümünü ekledim. Tanıdığım bütün insanlardan daha insan olan bu kuçuyu düşündüm bütün bir hafta boyunca. Ve ruhunun hep bizim bahçenin yakınlarında kalmasını diledim eğer öyle bir şey varsa.

2 Mayıs 2010 Pazar

Günün Karesi


Günün Kadını 4: Kate Bush


Deliydi bu kadın. Basbaya deliydi...

1978'de debut albümü The Kick Inside ile İngiltere'yi salladıktan sonra, ancak tanışmıştık 80'lerde Kate Bush ile. O dönemin ruhsuz pop müziğinin içine bomba gibi düştüğünde (tabi bazı çok değerli isimleri tenzih eder, a-ha'yı yanaklarından öperim) ilk dakika kontenjanından efsane olmuştu.

İngilizlere özgü o nefis müzikal anlayıştan ve imrenilesi özgür ruhtan fena halde nasibini almıştı. E tabi, anne tarafından gelen İrlandalı kökenleri de Catherine'in özgün ruhuna altın dokunuşu yapmıştı. Çok kendisine özgüydü, ünikti. Sesini kedi gibi kullanırdı. Tiz, incecik bir tınısı vardı. Bedeni de kedi gibi kıvraktı. Acayip hareketlerle yaptığı danslar yüzünden balerin ya da modern dansçı olduğunu sanırdım bu kadının ben çocukken. Kıvraklığın asıl nedeni ise aldığı dans ve pandomim kurslarıydı. Mini mini vücudu incecik ve çok estetikti. Nitekim kliplerinde fiziksel estetiğini sergilemekten çekinmezdi. Babooshka klibini görenin dibi düşerdi. Şarkılarını söylerken gözlerini kocaman kocaman pörtletirdi. İşte o zamanlarda has deli olduğunu düşünürdüm bu kadının. Bir de kıvrım kıvrım kıvranarak söylediği şarkılar içime içime işlediğinde...

Hala hayatımın en mühim şarkısıdır Peter Gabriel ile yaptığı Don't Give Up düeti. Adeta kişisel marşımdır. Son günlerde seke seke dolaşırken Running Up That Hill mırıldanmamın baş sebebi de kendisidir.

Yazımı sonlandırırken Kate Babushkamızı keşfeden David Gilmour'a bir selam sallamayı da borç bilirim. Büyükmüşsünüz sayın Gilmour...

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Dennis Hopper Bakışı


Bugün aynı bakıyoruz Dennis Hopper ile.

Hasan Kemal Adem Ahmet

Kilis'ten Hasan. Yaşı 40 idi. Kayseri'den Kemal. Yaşı 28 idi. Muğla'dan Adem. Yaşı 21 idi. Sivas'tan Ahmet. Onun da yaşı 21 idi. Hepsi Tunceli'nin Nazimiye İlçesi'ndeki Sarıyayla Jandarma Karakolunda şehit düştü. 1 Mayıs'a hazırlanan Türkiye, İşçi Bayramı'nı kutlamak için sevinç içinde alanlara yürümeye hazırlanırken olup bitti her şey.

Türkiye bayram kutlamaları için hazırlanırken sabah saatlerinde, Taksim, Sıhhiye yollarına düşerken kalabalıklar, Kilis'te Kayseri'de Muğla'da Sivas'ta komutanlar, psikologlar ve sağlık ekipleri toplanıp düştü yollara. Dört askerin ailelerine acı haberi vermek üzere...

Bütün sabah izledim bu iki haberi dönüşümlü olarak. Bayram kutlamalarındaki neşeyi, çekilen halayları, çoluğu çocuğu toplayıp kutlamalara katılan anneleri babaları aileleri... Sonra da Sarıyayla'da olan biteni. Sabaha kadar süren çatışmayı, Jandarma özel harekat ekiplerinin karakola ulaşmak için 35 kilometre boyunca koşar adım yürüdüğünü, yine de zamanında yetişemediğini.

Karar verdim sonra bugünün bana bayram mutluluğu yaşatmadığına, yaşatamayacağına. Bir süre için susmak düşer bana.