17 Şubat 2010 Çarşamba

Jack London Şenlikleri


Günlerdir aklımda Jack London var. Nereden geldi de musallat oldu bu adamın kitaplarına aş erme durumu ben de bilmiyorum. Arada bir olur böyle. Birden ve hatta nedensizce, bir yazarın ismi dönmeye başlar beynimde. 1980 usül gazinoların artiz adlarının yazıldığı neon lambaları gibi yanıp yanıp sönmeye başlar o isim. Bu zorlayıcı ruh hali yüzünden olacak, o yazarın elimdeki tüm kitaplarını okumadan rahat edemem. Kitap sayısına göre bazen günler, bazen haftalar alır romanların tüm çevresini tavaf etmem.

17 Şubat 2010 tarihi itibariyle başlattığım Jack London Şenlikleri de bu zorlayıcı ruh halinin bir ürünü. Elimdeki 9 romandan en eski olanla, Vahşetin Çağrısı ile açılış töreni yaptım. Basım yılı 1903. Bugünden tam 107 yıl öncesi... Yıllar önce okumuştum bu kitabı. Ama ne kadar düşündüysem de zamanı kafamda netleştiremedim. Ortaokuldaydım belki, belki de lisenin başlangıcı... Çok acımasız gelmişti Jack London'ın dili bana. Tasvir ettiği doğa lafını sakınmadığı bir yaşam-ölüm mücadelesine bulanmıştı. Oysa ben vahşi doğa belgeseli izleyemeyenlerden olmuştum hep. Hayvanların birbirini kaptığı anlar içimi acıtırdı. Gariban zebrayı aslanın, zavallı mandayı timsahın elinden kurtarmanın derdine düşerdim, günüm zehir olurdu. Bir de konu insanın en yakın dostu olan köpekler olunca... Korkmuştum London da kitaplarından da.

Dün Vahşetin Çağrısı'nı okurken bu adamı büyük yazar yapan şeyin ne olduğunu anladım. Vahşi doğa belgeseli izleyemeyen bir insan evladı olduğum halde bana kendi belgeselini sonuna kadar okutmakla kalmadı bu adam. Üstüne bir de "Dahası yok mu?" diye sordurdu.

0 yorum:

Yorum Gönder