Genç kadın kendisini atmaya gittiği denizin kıyısında dururken, bir berduş peydah olur, yanına yanaşır. Sorar kadına:
"Ateşin var mı?"
Kadın sesini çıkarmadan adama bakar sadece. Kadının amacının ne olduğunu bir bakışta anlayan adam konuşmaya başlar:
"Sigara içmez misin? Allahbilir rakı da içmezsin. Konuşmasını da bilmezsin diyi mi? Sen kuşları da sevmezsin. Çiçekleri de. Söyle! Öyle diyi mi? Çocukları? Canın çekmez mi hiç keyfetmeyi? Parayı sever misin parayı? Onu da mı? Erkeklerden nefret ediyorsun ha? Eee sana da bu yakışır. At kendini denize! Ne duruyorsun? Boşuna bu dünya de be! Benim yarı yaşım kadar bile yoksun. Güzelmişsin de. Derdin mi çok? Ha? Benden de mi çok? At kendini şurdan denize! Seni o paklar."
Adam sigarasını dudaklarının arasına götürür ve bütün konuşma boyunca hiç sesini çıkarmayan kadın aynı sessizlik içinde adama çakmağını uzatır. Sigarasından bir nefes çeker adam. Ve kadına son bir soru sorar:
"Madem ateşin var, ne duruyorsun karanlıkta?"
"Hadi koş hayata"
Adam dönüp sırtını giderken bir yandan da karanlığa doğru haykırır:
"Hey bre Karacaahmet, karamezarlık! Sana gelmiyorum işte! Var mı bir diyceğin? Yorgo'nun Meyhanesi'ne gidiyorum. Daha çook beklersin çok."
Genç kadın, gülümseyerek ayrılır deniz kenarından. Yaşama kararı almıştır.
Gecenin Öteki Yüzü'nün giriş bölümünü izlemek isteyenler buradan buyursunlar:
http://video.mynet.com/rusvan/gecenin-oteki-yuzu-musfik-kenter-replik-at-kendini/353711
31 Ağustos 2010 Salı
30 Ağustos 2010 Pazartesi
Keanu Reeves
Kazlar ve Başlamadan Biten Artizlik Kariyerim

Absürdlük çoğunlukla göbekbağıyla montelidir bizim ailenin hayatına. Nereye gitsek, ne halt yesek, illa bir absürd durum bulur, çıkarır, içine düşer ve hatta içinde debeleniriz. Gelenektir bir nevi hayatımızda. Rut'la birkaç günlük huzur aramaya gittiğimiz tesiste "artiz olma" hayallerine kapılınca, absürdlüklerden absürdlük beğenme konusunda eski geleneğe dönüş yaptık.
Herşey bir grup şüpheli tipin organize bir çekim platosuna doluşup "Se se se" "De ne me" zırıltıları eşliğinde kulaklarımızı taciz etmesiyle başladı. Bizim radarlar aaanııında alarm moduna geçti tabi. Gözlerimizi pörtleterek "Neler oluyor? Bu adamlar kim? Çalgıcılar yakışıklı mı? Kamera da olacak mı? Zeki Müren de bizi görecek mi?" sorularını yönelttik Rut'la birbirimize. Sinsi sinsi, çalıların arasına sinip gözetledik neler olduğunu çekim platosunda. Ekibin akşam yapılacak canlı yayın için prova yaptığını öğrendik.
Herşey bir grup şüpheli tipin organize bir çekim platosuna doluşup "Se se se" "De ne me" zırıltıları eşliğinde kulaklarımızı taciz etmesiyle başladı. Bizim radarlar aaanııında alarm moduna geçti tabi. Gözlerimizi pörtleterek "Neler oluyor? Bu adamlar kim? Çalgıcılar yakışıklı mı? Kamera da olacak mı? Zeki Müren de bizi görecek mi?" sorularını yönelttik Rut'la birbirimize. Sinsi sinsi, çalıların arasına sinip gözetledik neler olduğunu çekim platosunda. Ekibin akşam yapılacak canlı yayın için prova yaptığını öğrendik.
"Artiz olmak için bundan daha iyi fırsat mı olur ayol?" diyerek akşamı dar ettik elbette. Bu talihsiz seçimin sonucunda, kendimizi arka arkaya yerleştirilmiş plastik sandalyelere tünemiş bir avuç tatilci grubunun içinde canlı yayına bağlanırken bulduk. Sunucunun Türkmen olduğunu, program konuklarının da yalnızca Türki cumhuriyetlerden geldiğini keşfetmemiz ve anlamadığımız bir dilde konuşulmaya başlanınca daralmamız sadece birkaç dakikamızı aldı. Ama kaçacak deliğimiz yoktu! Canlı yayın başlamış, kameralar zaten bir avuç olan izleyici topluluğunu yandan çarktan deşifre etmeye başlamış, biz iki uyuz da kamera çekerken kalkıp gitmek olmaz diye yerimize çakılıvermiştik.
Absürlük diyerek başlamıştık diyil mi bu garabet yazıya? Evet, içine düştüğümüz absürd evrende, bir asistan bize habire alkış efekti yaptırmaya çalışıp kaşlarını çatarken, Kırgız bir kızcağız sadece "tabanvay" dediği kısmı anlamlandırabilip gülme krizi geçirdiğimiz çocuk şarkısına benzer birşeyler söylüyor, tatil yerinin kadrolu kaz ve ördek grubu yüksek müzikten aldıkları gazdan olacak sahnenin hemen kenarında vaklaya gaklaya birbirini kovalıyor ve ben de Rut'a bu işkencenin bitmesi için kendimi çırıl çıplak sahneye atacağımı iddia ediyordum. Sunucunun ani bir dellenmeyle aramıza inip içimizden rastgele seçtiği kurbanlara duygu ve düşüncelerini sorduğu bölümde, sözlü yapan öğretmeninin dikkatini çekmemek için sandalyesinde küçüldükçe küçülen tiplere dönüşmemiz de son cilayı attı canlı yayın rezaletimize. Bizden artiz martiz olmayacağını ossaat anlayıp yayının bittiği salise içinde kendimizi can havliyle çekim platosunun dışına attık. Şimdi o geceden geriye kalan en yegane anı kazlar benim için. Kazlar ve başlamadan biten artizlik kariyerim...
21 Ağustos 2010 Cumartesi
Sanal Zeka Geliştiren İlk Blog Benimki Olacak, Bak Şuraya Yazıyorum!
Yolculuk vakti geldi. Bir süre için buralarda olmayacağım. Atıl kalmış blog efekti oluşacak muhtemelen earinna adı altında. Yabani otlar büyüyebilir mesela ben yokken. Belediye blogun içinde kazı yapıp, çukurları kapatmadan bırakabilir. Limonla üzüm birbirine girebilir ben yokken baskın karakteri belirlemek adına. Zamanında yatırılmayan faturalar yüzünden blogun elektiriğiyle suyu kesilebilir. Ama yaklaşan referandum yüzünden kömür yardımı da yapılabilir atıl sayfama. Blogsuz biri, hazırda atılını buldum diyerek yerime yerleşebilir. Birileri kafayı fi tarihinde yazdığım birşeylere bozup, bloga erişimi engelleyebilir. Yahut yokluğumda sayısal loto tutturan blogum zengin olup bir başka ülkeye göçebilir. Sanal zeka geliştirip kendi kendine yazmaya da başlayabilir blogum. Ya da uzaylılar tarafından istila edilebilir. Görüyor musunuz bakın? Gidişler nelere kadir? Şu hayatta herşey olabilir.
20 Ağustos 2010 Cuma
Marion Cotillard "Take It All"
Dinledim, aklımdaki perde kalktı. O halde günün şarkısı olmalı.
Youtube görüntüleyemeyenler, Nine filminin Marion Cotillard tarafından canlandırılan "Take It All" bölümünü taratıp, diyalogların ardı sıra gelen şarkı sözlerindeki ilahi haklılığa kulak verebilirler:
https://youtu.be/UlQ5d9bEYH8
19 Ağustos 2010 Perşembe
İlla Bir Başlık Mı Olmalı?
The Duchess filmiyle rastlaşınca tv'de, göz ucuyla izledim. Hatta Düşes'in hikayesini okuyup, hüzünlendim. Bir bahtı kara kadın hikayesi daha... Ancak yeterince dert tasa yüzü gören bloguma bir nefes alma ihtimali doğsun diye anlatmayacağım hakkında okuduklarımı. Herneyse, film son bulduğunda soundtrack'ının ne kadar güzel olduğuna dair ani bir aydınlanma yaşadım. Yazma müziği dediğim türden notalardı. "İşte" dedim, "bu dönemin yazma müziğini buldum".
Amatör yazılarıma her dönem ayrı bir film soundtrack'ı yakıştırırım. Örneğin arkaik öykülerimin takıntı müziği The English Patient'a aittir. Unutulmaz Macar ninnisi Szerelem, Szerelem'i dinlemeye hala cesaret edemem. Fena vurur. Elbette mesleki damarımı kabartan Herodot'un rüzgarlarının tanımlandığı notaların yerini tutabilecek bir başka nota silsilesi de bilmem.
Bir dönemin roman düzeltme süreci boyunca Lord of the Rings'di eşlikçim. Dinlerken gözlerimin önünde Elf diyarlarının belirmesi hayal gücümü beslerdi. Ve cesaret aşılardı bana savaş notaları. Devam etmek zor zanaattı, ama o müzikle mümkündü.
Şimdi The Duchess'in notaları geldi misafirliğe. Hem huzurlu hem hüzünlü.
Yazmak lazım...
Amatör yazılarıma her dönem ayrı bir film soundtrack'ı yakıştırırım. Örneğin arkaik öykülerimin takıntı müziği The English Patient'a aittir. Unutulmaz Macar ninnisi Szerelem, Szerelem'i dinlemeye hala cesaret edemem. Fena vurur. Elbette mesleki damarımı kabartan Herodot'un rüzgarlarının tanımlandığı notaların yerini tutabilecek bir başka nota silsilesi de bilmem.
Bir dönemin roman düzeltme süreci boyunca Lord of the Rings'di eşlikçim. Dinlerken gözlerimin önünde Elf diyarlarının belirmesi hayal gücümü beslerdi. Ve cesaret aşılardı bana savaş notaları. Devam etmek zor zanaattı, ama o müzikle mümkündü.
Şimdi The Duchess'in notaları geldi misafirliğe. Hem huzurlu hem hüzünlü.
Yazmak lazım...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

