25 Haziran 2010 Cuma

Kırk Kat Deri


Ömür törpüsü dizi Aşk-ı Nalet'in bittiğini öğrendim bugün. Derin bir nefes aldım, oh çektim. Zira nefret ediyordum okuduğum her haltın içinden bu diziye dair yorum çıkmasından. Bilen bilir; Türk dizileriyle ilişkimi Asmalı Konak ve Seymen Ağa sevdasıyla bir hız izlediğim (evet büyük hataydı) Haziran Gecesi'nden sonra kestim. Daha da bulaşmadım bu tür sakız gibi uzayan "Marianna ve Alehandro'nun acı dolu günleri" cıvıklığında yapımlara. Yalnız Asmalı Konak'tan hiç mi hiç pişman değilim. Şahane yapımdı benim için, hala da öyledir.

İş Aşk-ı Kelek'e gelince, orada bir "duuurr!" derim. Ne o diziyi TV'min ekranına, ne de dizinin izleyicisini kapımın iç kısmısına sokarım. O derece kalitesiz, ruhsuz yapımdır benim için. "Niye bu tepki?" diye soran olursa "Aşkın içi boşaltıldığı için!" cevabını da çat diye yapıştırıveririm. Aşk kolay konu değildir. Hele sevgi, o en bir çetrefillisidir. Kolay yazılıp çizilmez üzerine. Yahut ne yazılıp çizilirse, bayağı olur, basit kaçar. Yazmayı benim kadar seven tip bile konu sevgiye aşka gelince, çenesi kısılır, sus pus olur. Bir tek hikayem vardır bu konulardaki düşünüş ve hareket tarzımın belirleyicisi olan. Onu da Ahmet Altan'ın Tehlikeli Masallar kitabından, altın niteliğinde öğüt kategorisinde çalıntılamışımdır.
Okuyun da feyz alın:

Vakti zamanında kara bir yılan olarak dünyaya gelen bir şehzade kendisine gelin alınmasını ister. Vezirin kızı, düğün, tantana, vuvuzela derkeeennn, daha zifaf gecesinden sokup öldürüverir yeni gelini bizim kara yılan. Sonra bir gelin daha ister. Onu da ilk geceden öldürür. Sonra bir başka gelini, sonra bir başkasını (ne de benziyor tüketip tüketip bir kenara attığımız ilişkilerimize yılanın bu davranışı...) Memlekette evlenme çağında genç kız kalmaz. Kötü niyetli bir kadın üvey kızından kurtulmak için koşar gider padişaha, kızını metheder. Padişah da şehzadesi mutsuz olacağına, bu genç kız nefta olsun mottosuyla saraya çağırtır gariban kızı. Kız ölümüne gitmeden önce annesinin mezarına uğrayıp hüngür hüngür ağlar. E tabi masal bu, masalların en sunturlu selebritisi ak sakallı dede (Gandalf geldi aklıma) peydah oluverir kızın karşısında. Ona şu öğüdü verir. "Üzerine 40 kat gömlek giyeceksin, gerdek odasına gireceksin. Yılan sana 'soyun' dediğinde, 'önce sen soyun' diyeceksin. Sakın ola yılanın karşısında vaktinden önce çıplak kalma, o bir derisini çıkarmadan, sen bir gömleğinden soyunma. Yoksa seni sokar, öldürür."

Kız aldığı öğüdü takmış kulağının kenarına, gitmiş saraya. Düğün, temaşa, tango, salsa. Gelmiş vakit gerdek olayına. Kara yılan çöreklenmiş kızın karşısına, tıslamış 'soyun' deyü. Kız 'önce sen soyun' demiş kararlılıkla. Yılan bir derisini soymuş, kız da karşılığında bir gömleğini. Yılan yine 'soyun' demiş, kız da aynı istekte bulunmuş yılandan. Böyle böyle kızın son gömleğinden önce 40. kat derisini çıkaran yılan yakışıklı mı yakışıklı bir prense dönüşmüş. E tabi kız bir bakışta aşık olmuş adama. Tahminim üzerinde kalan son kat gömleği de fırlatıp sarılmıştır adamın boynuna haspa.

Gelelim bu masaldan çıkan sonuca. Siz siz olun hiçbir adam ya da kadın karşısında vaktinden önce soyunup, çıplak kalmayın. Sokulup atılan olursunuz kenara. Gerçek aşk ya da sevgide her defasında karşılıklı soyunulup eşit düzeyde kalmak getirir mutluluğu. İçinizi bir insana çok fazla açarsanız, düşüncenizi duygunuzu çok dillendirirseniz, dönüştürüverirsiniz karşınızdakini bir kara yılana...

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Süper..

Yorum Gönder