30 Mayıs 2010 Pazar

Bıyık, Dayak, Tartı!


Bana gülümseyen yüzlerle gelin.
Metin Üstündağ gibi.
Hem içmiş hem dayak yemiş hem ağlamış.
Yine de gülümseyen bir şeyler var şiirinde.
Kendi bunalımlarına batmış insanlar uzak olsun benden;
Metin Üstündağ gibi güleç yüzlüler kalsın.

sen gittin ya
vakitsiz bir vakitte

bende kalan fotoğraflarına
bıyık yaptım

beyoğlu'na çıktım
içtim
dayak yedim

tartıldım

nice zaman sonra
yoruldum

eve döndüm

eski sarı
mizah dergilerine
sarıldım sarıldım

ağladım

ve son söz de benden:
GırGır'larımı hala saklarım...

Keanu Reeves


Keanu ve Ben Aynı Fikirdeyiz


28 Mayıs 2010 Cuma

Şimşek, Sezen ve Diğerleri


Şimşek fırtınası diye bir şey var mıdır acaba? Başka türlü tanımlanıyor olabilir belki bu doğa olayı. Ben kendisine bu adı verdim dün akşam. Çocukluğumun yazlarından hatırlıyordum bu tür fırtınaları. Sıcak geçen günlerin sonunda kara kara bulutlar toplanır, sayısız şimşek çakar ama yere bir damla yağmur düşmezdi. Dün akşam da öyle oldu. Bilmem neden korkar insanlar şimşek çaktığında? O saniyelik aydınlanışı da, tanrının canı yanmış gibi çıkan sağır edici gümbürtüyü de büyüleyici bulurum ben, korkutucu değil.

Baktım ki şimşek korosu sezon açılışı babında ilk çok sesli konserini düzenleyecek, odadaki bütün ışık kaynaklarını kapatıp sözü kendilerine verdim. Pencereyi sonuna kadar açtım, perdeleri manzaradan uzaklaştırdım, en sevdiğim türkçe müzik toplamasının play tuşuna bastım, yatağa devrilip ne göreceğimi beklemeye başladım. Şahane bir gösteri sürdü gitti saatlerce. Sayısız ışık patlaması, sayısız çatırtı ve gümbürtü. Bir kaç da gözlerimle yakalamayı başardığım çatal çatal şimşek.

Bilgisayarda karışık moda aldığım media player bile manzarayla şahlandı. Sanal zekadan şüphe ettiğim bir üslupla şarkılar arasında sözlü bağıntı kurarak çalmaya başladı kerata. Misal Sezen Aksu "Ağlamak Güzeldir" dedikten sonra sözü devralan Ezginin Günlüğü "Bu gece ağlarken..." diye devam etti. Görkemli müzikler eşlik etti şimşeklere, Sezen "Nihayet" ile, Teoman "Aşk Kırıntıları" ile, Nev "Dem" ile, Polad Bülbüloğlu "Gel Ey Seher" ile, Erdal "Gülendam" ile, Tanju Okan "Kadınım" ile, Yaşar "Kör Bıçak" ile, Aylin Urgal "Nerelerdeydin" ile, Yeni Türkü "Resim" ile, Banu "Unutulur" ile yanımdaydı. Ama Sezen daha bir muhabbetliydi dün geceki manzaraya. "Kış Masalı", "Dilimin Ucunda Kelimeler", "Dört Günlük Birşey" çok yakıştı şimşek patırtısının arasına.

Bana gelince... Huzurlu bir uykuya daldığım zaman yağmur yağmaya başlamıştı. Çalan son şarkı neydi anımsamıyorum. Eminim benim sanal zekalı bilgisayar yakışacak bir şey bulup seçmiştir uykuya geçişe.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Değişmiş Gibi Sanki...

Black paylaşımını yaptıktan sonra, gelelim insanın neden değişmiş hissedebileceğine... Havanın mavi ve güneşli olması yeterli kanımca. Yazlık bir elbise giyip, ayağına bir babet geçirebilmek ve üşümemek yeterli. Bir iki eski toprağa Sakarya barlarına kaçmayı teklif edip yüzlerinde beliren ışıltıyı görmek, Doris Day'den I'll See You in My Dreams dinleyebilecek bir radyoya sahip olmak, büro penceresinin dışında boy atan reyhana su vermek de öyle.

Black - Feel Like Change


Diyor ki canımın içi Black "Feel Like Change" de:


Everything changes when you think about it,

there's not much you can do about it.
But another broken Irish sat on park bench,
Feel his life like a gut wrench,
like it's passing him by.
So I feel like change,
I feel like walking out and
standing in the rain.
I feel like change.


Everything changes as you stare at it,

we've all learned to live with it.
But another bag lady, beggar man, thief,
another low flyer came to grief,
can barely stand.
So I feel like change,
I feel like walking out and
standing in the rain.
I feel like change.

I never wanted to write this song.
It won't hel what's going on-
When we look at what's going on,
two rights could make a wrong.


Feel like change, feel like change.

This is such a pointless fight.
Two songs won't make it right.
Three songs won't make it right.
Maybe a hundred songs might make it right.


So I feel like change,

I feel like change.

25 Mayıs 2010 Salı

Devedikeni ve Uyuyan Adam


"Sol yanına bakınca adamın çöl toprağı üzerinde, pelerinine sarınmış olarak, bir kolu başının altında, derin derin uyuduğunu gördü. Uykudayken yüzü neredeyse kaşlarını çatıyormuşçasına sertti ama sol eli toprağın üzerine; üstünde hala gri tüyden eski kılıfı, diken ve başakçıklarıyla kendini zar zor savunan küçük bir devedikeninin yanına, gevşek bir şekilde uzanmıştı. Adam ve minik çöl devedikeni; devedikeni ve uyuyan adam...

Adam, gücü toprağın Kadim Güçleri'ne denk ve en az o kadar kuvvetli olan biriydi; ejderhalarla konuşmuş ve tek bir sözüyle zelzeleleri durdurmuş biri. Ve orada, toprağın üzerinde, elinin yanıbaşında büyümekte olan bir devedikeniyle birlikte uykuya dalmış yatıyordu. Bu çok garipti. Yaşamak ve dünyada olmak, onun düşlediğinden çok daha büyük, çok daha garip bir şeydi. Gökyüzünün haşmeti adamın tozlu saçlarına değiyordu; bir an için devedikenini de altın rengine çevirmişti.
"

Ursula Kroeber Le Guin "The Tombs of Atuan"

Neden durduk yere bu iki paragrafı alıntıladım? Çünkü...

Aşk üzerine pek çok şey okumuş ve dinlemiş olmakla birlikte, onu bu iki paragraftaki kadar hakkını vererek tanımlayan bir başka sözcük yığınına denk gelmedim ben ömrü hayatımda. Bir kadın, aşık olmak üzere olduğu bir adamı uyurken izliyor. Ve öylesine bir ayırd ediş içinde ki adamın varlığını, olağan bir çöl bitkisinin varoluşu bile yüksek bir anlam kazanıyor. Çünkü o minicik devedikeni aşık olunan adamın elinin kıyısında duruyor...