16 Temmuz 2010 Cuma

INVICTUS

Out of the night that covers me,
Black as the pit from pole to pole,
I thank whatever gods may be
For my unconquerable soul.

In the fell clutch of circumstance
I have not winced nor cried aloud.
Under the bludgeonings of chance
My head is bloody, but unbowed.

Beyond this place of wrath and tears
Looms but the horror of the shade,
And yet the menace of the years
Finds, and shall find me, unafraid.

It matters not how strait the gate,
How charged with punishments the scroll,
I am the master of my fate;
I am the captain of my soul.

William Ernst Henley

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Beklenmeyen bazı gelişmeler nedeniyle bir süre yazamayacağım. İyileştiğimde dönerim. Görüşmek üzere...

26 Haziran 2010 Cumartesi

Hilmi Abi, Ben Dönene Kadar Yerimi Tut!



Yağmurla karla boğuşaraktan, ıkınaraktan ve sıkınaraktan vardım nihayet tatile çıkış gününe. Bu sebeptendir ki 10-12 gün kadar blogum atıl kalacak. Dönüşte yazacak tonla şey birikebileceği gibi, deniz ve kumsal kaynaklı zeka düşmesi de yaşayabilirim. Bir şekilde, bir tarihte döneceğim. O zamana kadar, TRT sunucusu üslubuyla söylemek istediğim şu cümleyle veda etmek isterim size:

"Esen Kalın!"

(Ve Olacak O Kadar'a bir gönderme olarak, önümdeki dağılmış haber kağıtlarını haber masasına çatadana çutadana çarparak düzeltirim.)

25 Haziran 2010 Cuma

Kırk Kat Deri


Ömür törpüsü dizi Aşk-ı Nalet'in bittiğini öğrendim bugün. Derin bir nefes aldım, oh çektim. Zira nefret ediyordum okuduğum her haltın içinden bu diziye dair yorum çıkmasından. Bilen bilir; Türk dizileriyle ilişkimi Asmalı Konak ve Seymen Ağa sevdasıyla bir hız izlediğim (evet büyük hataydı) Haziran Gecesi'nden sonra kestim. Daha da bulaşmadım bu tür sakız gibi uzayan "Marianna ve Alehandro'nun acı dolu günleri" cıvıklığında yapımlara. Yalnız Asmalı Konak'tan hiç mi hiç pişman değilim. Şahane yapımdı benim için, hala da öyledir.

İş Aşk-ı Kelek'e gelince, orada bir "duuurr!" derim. Ne o diziyi TV'min ekranına, ne de dizinin izleyicisini kapımın iç kısmısına sokarım. O derece kalitesiz, ruhsuz yapımdır benim için. "Niye bu tepki?" diye soran olursa "Aşkın içi boşaltıldığı için!" cevabını da çat diye yapıştırıveririm. Aşk kolay konu değildir. Hele sevgi, o en bir çetrefillisidir. Kolay yazılıp çizilmez üzerine. Yahut ne yazılıp çizilirse, bayağı olur, basit kaçar. Yazmayı benim kadar seven tip bile konu sevgiye aşka gelince, çenesi kısılır, sus pus olur. Bir tek hikayem vardır bu konulardaki düşünüş ve hareket tarzımın belirleyicisi olan. Onu da Ahmet Altan'ın Tehlikeli Masallar kitabından, altın niteliğinde öğüt kategorisinde çalıntılamışımdır.
Okuyun da feyz alın:

Vakti zamanında kara bir yılan olarak dünyaya gelen bir şehzade kendisine gelin alınmasını ister. Vezirin kızı, düğün, tantana, vuvuzela derkeeennn, daha zifaf gecesinden sokup öldürüverir yeni gelini bizim kara yılan. Sonra bir gelin daha ister. Onu da ilk geceden öldürür. Sonra bir başka gelini, sonra bir başkasını (ne de benziyor tüketip tüketip bir kenara attığımız ilişkilerimize yılanın bu davranışı...) Memlekette evlenme çağında genç kız kalmaz. Kötü niyetli bir kadın üvey kızından kurtulmak için koşar gider padişaha, kızını metheder. Padişah da şehzadesi mutsuz olacağına, bu genç kız nefta olsun mottosuyla saraya çağırtır gariban kızı. Kız ölümüne gitmeden önce annesinin mezarına uğrayıp hüngür hüngür ağlar. E tabi masal bu, masalların en sunturlu selebritisi ak sakallı dede (Gandalf geldi aklıma) peydah oluverir kızın karşısında. Ona şu öğüdü verir. "Üzerine 40 kat gömlek giyeceksin, gerdek odasına gireceksin. Yılan sana 'soyun' dediğinde, 'önce sen soyun' diyeceksin. Sakın ola yılanın karşısında vaktinden önce çıplak kalma, o bir derisini çıkarmadan, sen bir gömleğinden soyunma. Yoksa seni sokar, öldürür."

Kız aldığı öğüdü takmış kulağının kenarına, gitmiş saraya. Düğün, temaşa, tango, salsa. Gelmiş vakit gerdek olayına. Kara yılan çöreklenmiş kızın karşısına, tıslamış 'soyun' deyü. Kız 'önce sen soyun' demiş kararlılıkla. Yılan bir derisini soymuş, kız da karşılığında bir gömleğini. Yılan yine 'soyun' demiş, kız da aynı istekte bulunmuş yılandan. Böyle böyle kızın son gömleğinden önce 40. kat derisini çıkaran yılan yakışıklı mı yakışıklı bir prense dönüşmüş. E tabi kız bir bakışta aşık olmuş adama. Tahminim üzerinde kalan son kat gömleği de fırlatıp sarılmıştır adamın boynuna haspa.

Gelelim bu masaldan çıkan sonuca. Siz siz olun hiçbir adam ya da kadın karşısında vaktinden önce soyunup, çıplak kalmayın. Sokulup atılan olursunuz kenara. Gerçek aşk ya da sevgide her defasında karşılıklı soyunulup eşit düzeyde kalmak getirir mutluluğu. İçinizi bir insana çok fazla açarsanız, düşüncenizi duygunuzu çok dillendirirseniz, dönüştürüverirsiniz karşınızdakini bir kara yılana...

22 Haziran 2010 Salı

Kendi Toprağında Çömelerek Duranlara

Çömelme Açılımı

Çok savaş gördü bu millet...
Çömelen devleti ilk kez görüyor.

* * *
Her yer jammer dolu. Sinyal kesiyorlar. Ki, mayın filan patlamasın. Havada üç tane Kobra var. Tam teçhizatlı, tur atıyorlar. Arada ısı bombası fırlatıyorlar. Ki, roket gelirse hedefi şaşırsın. Yüzlerce bordo bereli etrafta... Araziye yayılmışlar, eller tetikte. Kum çuvallarıyla çevrili siper... Ardında, çömelmiş Başbakan. Ve, Genelkurmay Başkanı.K i, mıhlamasınlar.
* * *
Moral vermek için yapılan ziyaretin, moral bozucu fotoğrafıdır bu.
* * *

Kimseyi rencide etmek maksadıyla yazmıyorum; ben de olsam, ben de çömelirim... Çünkü, elimizi kolumuzu sallaya sallaya girdiğimiz Irak topraklarına, kendi topraklarımızdaki kum çuvallarının ardından çömelerek bakabiliyoruz bugün anca.

* * *
Ankara’da yıllardır yan gelip yatarken, dizlerinin üstüne çökmüş örgütün, yeniden ayağa kalkmasına göz yummanın neticesidir bu... Kahramanlarımıza vatan haini muamelesi yapıp, içeri tıkarken, “güzel şeyler oluyor” deyip, teröriste havai fişek fırlatmanın, şımartmanın neticesidir. Şeref madalyalı subaylarımız kendi kafasına sıkarken, utanmadan sırıtmanın... “Camilerimizi bombalayacaklar, bize suikast yapacaklar” iftirasıyla cahil cüheladan oy toplayıp, elinde roketle gezenleri gizli gizli affetmeye çalışmanın bedelidir. Adamlar harıl harıl memleketin yollarına mayın döşerken, şarkıcılarla türkücülerle şov yapmanın, 4-4-2’yle mi yoksa 3-5-2’yle mi hallederiz bu meseleyi diye, futbolcularla top sektirmenin bedelidir.

* * *
Bir taraftan “kardeşim” diye bağrına basacaksın Barzani’yi... Öbür taraftan “taşeron bunlar” deyip, kum çuvallarının ardından çömelerek bakacaksın Barzani’nin topraklarına.

* * *
Nasıl gezebiliriz ki ayakta?


Yılmaz Özdil

17 Haziran 2010 Perşembe

Raytırz Bilok


10 gün kesintisiz işe gitme rekoru kırma telaşındayken yaşadığım derin katatoni hali caaanııım bloguma yazmamı engelledi. Fekat yazacak birşeyim de yoktu. Raytırz bilok olmuş idim ben. Hala da öyleyim. Kahrolası twitter'a bile iki cümlecik kelam yazamaz hale gelmiştim. Hala da öyleyim...

12 Haziran 2010 Cumartesi

Audrey






Bugünlerde hep aklımda Audrey Hepburn.

Dünyaya bir başka kadının bedeninde gelecek olsaydım, mutlaka Audrey olmak isterdim.

Yeni kuşak pek çiğ, pek yapay ve hatta pek sıradan güzelliklerin peşinden koşuyor kanımca.

Bakıp da birşeyler öğrensinler bu muhteşem kadının fotoğraflarından...