Adı üstünde...
Allah’ın kulu demek.
Rahmet sahibi demek.
“Dinsiz” deseler...Dedesi, hacı, Nakşi şeyhiydi.Büyük dedesi, medrese müderrisi.
“Başörtüsüne karşı” deseler...Sekreteri bile türbanlı.
“Elit” deseler...Şanlıurfa’nın gariban köyünden.
“Asker” deseler...Sivil.
“DTP’yi kapattı, ırkçı” deseler...
Ana tarafından Kürt.
“Hukuk bilmiyor” deseler...Ankara Hukuk mezunu.
“Savcı ama hâkim değil” deseler...Acıpayam Hâkimliği yaptı, Bulanık Hâkimliği yaptı, Gürün Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı, Adli Yargı Adalet Komisyonu Başkanlığı, Silifke Hâkimliği, Yargıtay Tetkik Hâkimliği yaptı.
“Tecrübesiz” deseler...12 sene önce Yargıtay üyeliğine seçildi, Yargıtay Ceza Dairesi üyeliği yaptı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilliği yaptı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı.
“Koltuk sevdalısı” deseler...Seneye emekli.
“Paragöz” deseler...Milletvekilinden az alıyor.
“Anayasa’ya aykırı” deseler...Madde 148, anayasal görevi.
“Uyarıyorum” dedi...Bakalım ne diyecekler?
Yılmaz ÖZDİL
Benim için sadece günün değil, bir ömrün adamıdır Abdurrahman Yalçınkaya.
Kendisine duyduğum saygı ve sevgi sonsuzdur.
10 Nisan 2010 Cumartesi
Cumartesi Güzellemesi

Çocukluğumdan beri en sevdiğim gündür cumartesi. Genellikle sabahın körü gibi uyanır, uzuuun bir yatakta kitap okuma ritüeli gerçekleştiririm. Çıtır çerez kitaplar seçerim bu ritüel için. 80'lerde çıkan Stephen King yahut Dean R. Koontz kitapları biçilmiş kaftandır böyle sabah okumaları için. Malum 80'lerde coşan bu iki yazarın ard arda yayınlanan kitapları sayesinde şahlanmış, yeni bir anlam kazanmıştır korku edebiyatı. Örneğin bu sabah sahaftan bulduğum 1988 baskısı Yabancılar (Strangers) kitabı ile cumartesi sabahı keyfi yaptım. Kanımca Koontz'un en iyi kitabıdır...
Saat 11'e kadar süren yatak-kitap faslını illa ki gecikmiş kahvaltı ritüeli takip eder. Sucuklu yumurtanın ayartan varlığı olmayan bir cumartesi kahvaltısı mümkün müdür? Yahut çıtır ekmek üzerine sürülen çilek reçelinin son dokunuşu olmadan kahvaltı tamamlana bilir mi? Bizim çocukken "kedi dili bisküvi" dediğimiz eti finger bisküvisini çaya banarak kahvaltıyı sonlandırmak da bir altın vuruş gibidir.
Cumartesi günlerini eller havaya, dens dens dens modunda geçiren biri değilimdir pek. Dışarıda fink atmaktansa evde kanepe insan pozisyonunda kitap-film-tv keyfi yapmayı tercih ederim. Fakat bulunulan şehir İstanbul ise ve elin altında bir pontiş var ise (siz ona araba diyorsunuz) Hisar'da bir kahvaltı ve akabininde Fener'de uzuuun bir öğlen yemeği pek şahane olabilir. Yok eğer Ankara'da iseniz Eğmir Gölü'nde keyfetmek de ayrı bir şahanelik duygusu ile karşılanabilir. Ev de yakışır cumartesi ruhuna, sokak da... Severim kerata cumartesiyi her halükarda...
9 Nisan 2010 Cuma
Hobimi Kaybettim Hükümsüzdür!

Üstünüze afiyet, beş ay boyunca evde ense yaptığım halde bir tek gün bile sıkılmadığım pek civcivli bir hayatım vardı işe girmeden önce. Bol miktarda kitap okuyor, film izliyor, internet tabanlı müzik araştırmalarına girişiyor, daha önce el atma fırsatı bulamadığım kutuları, çekmeceleri düzenliyor, varlığını unuttuğum eski ıvır zıvırı bulup çıkardıkça haklarında güzellemeler yazıyordum. Kendimce Derya Baykal'cılık da oynuyordum arada. Kağıttan maket ev yapıp, deli bilimadamı dağınıklığında dolaşıyor ama pek düzenli sanatsal eserler yaratıyordum.
Mutluydum be blog! Minik icadlar çıkarıp bütün günü o icadla ilgili abukluklar yaparak geçirebiliyordum. Bir tek gün bile sıkılmadığım bu boş hayatın son diliminde bitkilere sardırmıştım hatta. Saksı ve toprak kavramı ile tanışıp, Mısır Çarşısı'nda tohum aramaca oyununa katılıyordum. Horoz ve tavuklar da vardı Mısır Çarşısı'nda ki, konu ile alakasız bir düşünce olarak girdi araya bu hayvanatlar.
Şimdi sabah 8 - akşam 6 düzenine girince, çok arar oldum hobilerimi. Akşam eve ulaştıktan sonraki saatler fırtına hızı ile geçip gidiveriyor. Birazcık kitap okuyayım, bir dizi yahut film izliyeyim, "amanın odam dağılmış, bir toparlayayım" derken carttadanak uyku komasına girmiş buluyorum kendimi. Terk ettiğim hobilerim arkamdan hüzünle el sallıyor. Ne fena şeymiş bu çalışma hayatı be blog! Kaybedilen hobileri hükümsüz ediveriyor.
8 Nisan 2010 Perşembe
Asortik Efem

Güne asortik efem dinleyerek başladınız mı hiç? Ben bugün öyle yaptım serviste. Şarkı şuydu: "Terelellel terelelleeel, terelel lel lel lellii yaaarrr dın dın dın dın dın..." Bu nakarat böyle bir süre devam etti. Sonra 80'lerden anımsadığım bir arabesk şarkı başladı. Ama unuttum sözlerini. Yağmur yağıyordu bu nefis şarkılar çalarken. Hüzünlendim ben de. Bir servis şöförü hayal ettim. Sabahları milletin kafası şişmesin diye chill out çalıyor. Akşam eve dönerken neşelenelim diye, alternatif rock filan bulup buluşturuyor dinletiyor. Ne bileyim, resmi tatil ya da bayram öncesi günlerde takıyor Frank Sinatra'yı, "Fly Me To The Moon" ayarında eğlence sunuyor. O arabesk şarkıyı dinlerken ve Ferdi Özbeğen'i anarken bunlar geçti aklımdan sevgili blog. Korkarım zekamı bu yağmurlu havalar köreltti...
7 Nisan 2010 Çarşamba
Resim Kopyacısı Yakalandı 2!
How I Hate Your Mother!
Günlerdir ev ve aile çekip çevirmenin zorluklarından bahseden kadınlardan dert çekiyorum. Sabah 8:00'da başlayan bu talihsiz dinleyicilik hali, tercihe göre 18:00'a kadar sürebiliyor. Hepsinin ortak bir noktası var. Beden sağlıklarını bir şekilde kaybetmişler. Sizinle tanıştıkları anın 3. dakikasında yaşadıkları rahatsızlıkları ballandıra ballandıra anlatmaya başlıyorlar. Ve öylesine hipnotize ediyorlar ki karşılarındaki insanları, kişi kendini hiç niyeti yokken çocukluktan bu yana yaşadığı bütün rahatsızlıkları aynı zevkle sayıp dökerken buluyor!!!
Ruhumun bu kadınlar tarafından ele geçirildiğinden korkuyorum sevgili blog. Bir de büyüyünce bu tür bir kadına dönüşmekten... Kocasına annelik, çocuklarına anne+öğretmenlik, eve hizmetçilik, doktorlara da müşterilik eden bu kadınlardan alabildiğine tırsıyorum. Bir de bu mutsuz kadınların eşlerinin gözündeki yerini merak ediyorum ister istemez. Sürekli hastalıktan yakınan bir kadının bir erkeğin sinir sistemi üzerinde ne tür etkiler yaratabileceğini hayal etmeye çalışıyor, ama bunu başaramıyorum. Bu tür kadınlar tarafından büyütülen çocuklar var bir de. Peki ya onlar bu manzara içinde büyüdükten sonra nasıl insanlara dönüşüyor?
Kendi annemi düşünmeye başladım son günlerde. Yıllar öncesine gidip annemin nasıl bir kadın olduğunu hatırlamaya çalıştım. Annem hakkında anımsadığım en net şey, sabahtan akşama çalıştığı bir iş, büyütmek zorunda olduğu iki velet, çekip çevirdiği bir ev ve bir boka yardım etmeyen bir kocası olduğu halde; bir tek gün bile şikayet ettiğini duymamış olmamdı. Ve evet, bir tek kez bile hastalanıp doktora gitmemiş, rapor almamıştı. Ve elbette... ağlak bir yüz ifadesiyle ensesinden yakaladığı yabancı insanlara anlatmamıştı neresinden ne rahatsızlık pörtlediğini...
Ruhumun bu kadınlar tarafından ele geçirildiğinden korkuyorum sevgili blog. Bir de büyüyünce bu tür bir kadına dönüşmekten... Kocasına annelik, çocuklarına anne+öğretmenlik, eve hizmetçilik, doktorlara da müşterilik eden bu kadınlardan alabildiğine tırsıyorum. Bir de bu mutsuz kadınların eşlerinin gözündeki yerini merak ediyorum ister istemez. Sürekli hastalıktan yakınan bir kadının bir erkeğin sinir sistemi üzerinde ne tür etkiler yaratabileceğini hayal etmeye çalışıyor, ama bunu başaramıyorum. Bu tür kadınlar tarafından büyütülen çocuklar var bir de. Peki ya onlar bu manzara içinde büyüdükten sonra nasıl insanlara dönüşüyor?
Kendi annemi düşünmeye başladım son günlerde. Yıllar öncesine gidip annemin nasıl bir kadın olduğunu hatırlamaya çalıştım. Annem hakkında anımsadığım en net şey, sabahtan akşama çalıştığı bir iş, büyütmek zorunda olduğu iki velet, çekip çevirdiği bir ev ve bir boka yardım etmeyen bir kocası olduğu halde; bir tek gün bile şikayet ettiğini duymamış olmamdı. Ve evet, bir tek kez bile hastalanıp doktora gitmemiş, rapor almamıştı. Ve elbette... ağlak bir yüz ifadesiyle ensesinden yakaladığı yabancı insanlara anlatmamıştı neresinden ne rahatsızlık pörtlediğini...
1 Nisan 2010 Perşembe
Fiştek Cemiyeti
Etrafımız varoluşunu bizi fişteklemeye adamış enteresan insanlarla dolu. Fiştek cemiyeti üyelerinin hayatın kötü yönleri üzerine yaptığı vurgular, içimizdeki olumsuz duyguları canlandırıyor durup dururken. Beyenemez oluyoruz bir haltı! Durduk yere karpuz kabuğu düşüyor aklımıza. Anıra anıra peşine düşüyoruz. Demem o ki, fiştekçilere değil destekçilere kulak verelim biraz da... Yapamazsın, edemezsin, bulamazsın, gidemezsin, gelemezsin temalı konuşmaları kulak arkası ediverelim.
Olumlu konuşmayı bilen herkese buradan selam ederim.
Fiştekçilere de beter olun temalı beddualarımı iletmeyi bir borç bilirim.
Olumlu konuşmayı bilen herkese buradan selam ederim.
Fiştekçilere de beter olun temalı beddualarımı iletmeyi bir borç bilirim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
